o barajın suyu

evin içine yağdı. ev meğer transistör imiş bokla çalışan.

bereket yağdı gökyüzündem ebesine bereket.

bereket yalnız diildim annem babam, ya bi arkadaşım olmasaydı yanımda?

dostum olmasaydı, yağmurun boklu sularının keyfi mi çıkardı?

ben ağladığım gün evimizi sel bast.

karım olsa çocuklarım güler.  çocuklarım olsa torunlarım kahkaha atar.

tuzlu gelmişim istanbula. sulandırdılar biraz.

deli deliyi görünce sopasını saklarmış. bundan sonra benim de spam yok. sakladım n’oldu? sopayla açılmaya çallışılan toprak dolu bi pis su geçdinden kolumda çıyanlar solucanlar, içeride dostum dizine kadar boksuyunda.

o sopayı takardım ben senin tanrı gibi bi tarafına ya. saklamışım. açamadım o pis su giderini. o pis su gideri sana gidiodur inşallah. leddalin amin led zeppelin.

kime ne faydam olmuş?

suyun bana ne faydası

kimin suyuna gitmişim? kimin akan suyunun tersine kürek tarak?

işte yine sessiz. deli geçen bi günün gecsi. sabahı belki.

baraja yağsın o su.

gözyaşlarımın daha çok ihtiyacı var

içimde duran susuzluğa.

hür-niyet’e 0.2

hayalini kurmadığım bi kara parçasındayım
kim bilir kimin hayalini yaşıyorum…

mesela cebini dolduran mutlu ama, geçerken cepsizlerin yanından ‘vay canına adama bak’ diyen bi yer burası.

hayalini kurmadım ben buranın.

hoş geldiniz.

beş geyirdiniz.

kimin hayalini yaşadınız şimdiye kadar?

_____________________________

atlıların geçtiği, hükmü geçememiş mısraların haykıramadığı mı?
otuzbeşinde hasretiyle coşup taşan toprağının

yarılanamamış rakı kadehi hayallerini mi?
ah o canım,

(a şapkalı bu arada, ‘aa’nımlı)

‘bizde göte göt derler’ diyen

ak sakallı nur dedelerin mi?

_______________________

bizde bi GASTE de

GÖTÜM gibi yazı yazarken

( sizi temin ederim monsieur/madamme/mademosielle öf be  flemeknçe, görünüşü iyi velakin ‘end product’ı kötü bir ‘output source’ tur GÖTÜM ).

susmuş, şakşaklanmış,
çölleri aşmışımsı,

nereden koşuyor bu tugrutumsu ( yazarlarımızdan affola, tugruturbe =) ).
kendinden eminimsi, başkasından emin değilimsi.

şoven, popülarist, isim taktımcı ama yeri geldim sustumcu. ev kadını aktivisti… sustum oldumcu. sıfatları kendine sığmayan ( emin olun daha fazla sıfatçı bir en_tel_külttüel ) ( ve evet parantezlerden sonra espas verir, dizgimi düzeltirim, kime ne )

ve fakat öldükten sonra ismi verilmiş;
ama canlıyken dinlenmemiş sönük mumların,
(uğurlar olsun).

ve fakat kelebek gibi kelimesi değerlilerin. ipek böceği misali dokunursam yanarsınların;
(ab-di kelebeklerin mezarına).

tutunamayıp.

ardıç kuşlarına ( burada nokta almıyoruz okumaya devam )
(bi annesi babası mevhum meçhullerin mürekkep lekesine kurban gidenlerin diyeyim, nasıl kızdığımı anlayın. anlamazsak topyekün YAFTA lıyız zati,

evet, dedim ben , efendiler).

yem olmuşların.

“vvvvvvv-ay canına”
canınıza okuyayım…

diye vay ki vay hey ki hey dinlenemediği.

görülüp de, gözden ırak kalmaya mahpus edildiği,

kime kızasım var bilemedim-lerin toprağı burası.

olmuşların
olamamışların

hayalini bile kurmaya korktuklarım

noktasız virgülsüz iyi niyetli kötü bakışlıların.

noktası konmuş olması gereken kötü niyetli ( neyse artık o niyet )

iyi çakışların.

çaktınız mı davayı? yok dava filan. sustuğumuz için oluyor bunların hepsi. ama bağırmayın da. bağır-*mayın. patlar sonra’cılarım benim.

niyetinize canına okuduklarım.

kafa tutup sessiz kaldığınıza hayret ettiklerim.

aklınız hür
mevkiniz düşük olsun
demiş birileri.

hayallerinizi düşük tutun.

yükseldikçe batıyor bu hayalet gemi.

hayal-edin. kutlu olsun bayramamayışlrınız.

şeker suda eriyen bir muhteviyat. kutlu olsun su dolu çözünük, dertsiz bayramlarınız.

tık

herkimse herneyse

kimse kimseye birşey vaad etmez doğumundan önce veya sonra

eskisi yenisi yoktur doğumların

gelişler ve gidişler vardır hayatta.

geldiğii yaşın sorumluluğunu taşımalar vardır.

gelemediği yerden serzenişte bulunmamalar vardır.

yaşlanmak eğlence kavramını değiştirenbilir. fakat dinlence ve değişme kafasını değiştiremez. dinlenmenin–insanlarla eğlenmemek olduğunu öğrenme yaşıdır çoğu orospunun. ama orospulardır hala çünkü ppezevenklerinden olgun değillerdir. haya, onların pezevengi olmuştur.

hiç bir rock star, inanmadığı şey uğruna evlenmemiş, ölmemiş ve yaşamamıştır.

30 una gelen evlilere duyurulur.

play

i am yea

eye am yea already

i am yes alright whatevea.

ye yea yea yup yup i know i am o  oh shit

and you know i am oh fo god’s sake.

i’m playin in my

yea

play

not my gameokwhatever

can’t have any sentences of my own yea what so ever shit

i have a head in my hand

i am playing with it.

’tis lookin back at me. shit thats the back of a head.

my head yea

yea.ohwhatever. fogetabaoutit.

eye am lookin at you

playin with my head

in my hand.

hürniyet’e

uyandım… uyuyamadım.

n’olacak bu memleketin hali demekten kendimi alamadım. alamamışken kendimi, dışarı attım bünyeyi. kendimden çok umursadığımdan değil. kaçabilmek için. kendimle memleket meselelerini özdeşleştirmekten kaçamadım.

kaçamadım bu ülkeden. sevdiğimden mi bir .ok olamamasından mı. kendimden kaçamadım… kendimi yine memleket bohemi olmaktan kurtaramadım. memleketi de kaçışımı da ayrıştıramadım.

kaçamadım bu ülkeden. bu ülke kaçamadı kendiliğinden.

kendiliğinden oluşlara göz yumuşlarından.

“şikayet etme oy ver” dediler.

oy verdim. sonrakine koyverdim.

“oy verme şikayet et” dedim içten gizilce.

başkalarına söylemekten kaçamadım.

başkasının söylememesinden uzaklaşamadım.

koşarak gittim. kaçmadım diyelim.

uyudum… uyanamadım.

alt sokakta karakol köşesinde dönen ticarette uyanamadım.

kenar köşedeki can pazarının ortasından geçerken, ortasındakilerin bu memleketin başındakilerinni, ücra köşelerdekileri nasıl uyuttuğuna uyanamadım.

sokaklar dahi kaynarken, nasıl oluyor da bu derece aptalca yönetildiğimize uyanıllmamasına, evet efendiler, ben de; uyanamadım.

havayı soludum. hava global sıjjak. hava başıbağlı özgürlüksüz. hava zehir gibi nakşetmiş kin dolu. havada bir adam, yanında bir kadın, yukarılarında bi ampul. ama karanlık mı karanlık. anlayamadım. ben kim oldum da bunları yazdım.

uyuyamadım. uyanamadım.

valla bilader ben bulamadım.

www.hurniyet.com 

how to become totally invisible by all means

communication is actually a harmful gun. add some misery and chaos into your mixture, you get a huge bomb.

it does not quite actually serve the humanity for good. it does not actually serve. independant of how you use it.

i missed the silent treatment when nobody used to talk about anything.

please stay away a littlie bit more from me. where you think you are  standing is far far away from me.

and i don’t even want to be there. ow could i possibly want to be somewhere else, whilst i know it won’t make anyone any more happier.

please just ignore me when the time comes.

so my invisibility reaches it’s top level.

now there is

i feel

‘my’

“lack”

of myself

in all my..

in my fingers

inDA mood

in..

i’m now out of youR (the whole)

timeless

selves.

and now that my fingers are lingerin’

why not you stare w’,’th your lingeré .

‘,’ is for i.

” and there she was” 

poor rich girl

insanların kendi kendilerine verdikleri zarardan daha da zararlısı, kendi kendilerine zarar verme potansiyellerini vahşice keşfedip, bu zararı dolaylı yollarla başkalarına verebilme/verdirebilme yetilerinin ortaya çıkmasıdır.

arkadaşlarıma zarar gelmesini hiç istemedim. hiç bir zaman. kendi kendine zarar veren arkadaşlarımı uyarmak gib bir misyonum da pek olmadı desem yeridir. kötü adam, dolduruşa getiren bok herif, lanet olası nigga olduğum çok oldu elbet. olsun. castro yu yalıyorum bu konuda.” tarih beni aklayacaktır.” after a long pause of silence of course.

evlenmeyin. beceremeyeceğiniz şeylere el atmamak gibi bir lüks edinin kendinize. ne sizin başınız ağrısın ne başkalarının.

ya da gününüzü doldurmayı öğrenin. sinirinizi kontrol edebilmeyi. akşam ayık kalabilmeyi. ayık kalmayacaksanız ve sahiden buna niyetliyseniz, ayık değilken zarar vermemeyi öğreti edinin. “zen book muddafucka”. ya da verin zararı ama sizin acınası (pathetic) halinizi sizden başkası görmesin. kendinize verdiğiniz zarar katıksız değersiz vergi olarak kafanıza taş yağdıracaktır çünkü. arkadaşlarınızın size saygı duyabilmesi gibi bir gayeniz yoksa, açın ağzınızı yumun gözünüzü. ve şımarık kalmaya devam edin. ha, niyeti iyice bozduysanız koyun .ötüne gitsin tabi… buna uğraşın. aksi takdirde yine dünya olduğundan daha iyi bir yer ve etrafınızdakiler olduklarından daha kötü insanlar olmamaya devam edeceklerdir. “neyzen book page 43987834957 you shit face”.

ha. evli çiftlerden herhangi bir tarafı da asla resemble etmemeye gayretli olun. yoksa etrafınızda kaçıp durduğunuz kavga eden anne-baba modellerinden başkabirşey görmemeye başlarsınız ve olan size olacaktır. gününü boş geçiren bir çocuğun şımarıklığıyla usturuplu lafı gediğine koymak gerekirse, taş artık düştüğü yerde kaya olmayacaktır.

bi de.

sessiz kalmanın avantajını kullanın.

sessiz. kalmak. avantaj. break glass in case of emergency.

yorum yok.

saygıyla

batur alıntılamıştı. alıntıdan alıntılamak lmaz bilirim ama sanırım herkes biraz hatırlasa çok iyi olur.

“III.

Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. kendimizi güvende hissederiz. sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. sahip olunca da kendimizi güçlü, herşeyi denetleyen bir konumda hissederiz. aymazlığımızın doruğu da budur işte. başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. sözcükler bizi kör eder. tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, “seni seviyorum” sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller) her aşkta, paylaşılan sözcüklerde farklı olur diye düşünüyor insan. ama, hayır! kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. ve “seni seviyorum” tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. aşkı nicelleştiriyor. bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: “ben, üç kere aşık oldum.”

aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi, aşkın çok renkli ve çok dilli yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.

sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. “kimi seviyorsun, onu mu yoksa beni mi?” gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. biri varsa diğeri olamaz. sırf söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. aşkın karşılığı olarak sekiz, on, onbeş sözcük olsaydı keşke. daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. peki, ya aşkın karşılığı olan hiç bir sözcük olmasaydı? o zaman olmayacak mıydı yani? aşk duyulmayacak mıydı o zaman? aşk sözden önce de vardı.

–gündüz vassaf, cehenneme övgü, sözcük mahpusları.”

so what happens 2day

bip_sp.jpg

what a mess.

what i missed. it’s strange how many we can be at once. all to be said is. it’s life. just hoow boring it is. just how crowded. daring. ignorant. i do NOT appreciate life. it’s all existence in any form. so_me_how learnt 2 struggle/get along/ with it.

2day 2 things happened. in te cab i was in in the mornin, an elder (not older) man tried to get (hop) in. thoguht the cab was empty (available?). well i was in. opened the door. sat. and said the destination he was meant to be. driver took a smile and gazed. he looked back and saw me.

then on the way back home (after 2many ignorant lifeforms and 2many lifeforms that are complainant how ignorant everything is) i was ignored. eye ignores 2many things. time is a consumer. somehow ignorance s a product of time. and we are damn fuckin good customers as ignorance sellers and time eaters.

and i missed-un messed- stable ignorance.

being able to ignore time.

“Yeah yeah yeah yeah

All in all is all we are (x13) “

we miss the comfort of being sad

bu bu akşama ve altında yazana dair. iki dakikalık bi gecikme ve pink floyd yardımı ile:

mutsuzluklarımız, o an içinde bulunduğumuz mutluluğun geçmimşte olmamışlığının, ya da geçmişte olup dao an farkına varmamaışlığımızın ispatıdır.

eskiden neye sevinip de farketmediysek şu an da mutsuz oluşumuz, şu an mutlu olduğumuzu 20ler seneler ve kafalar sonra farkedeceğimizin garantisidir.

yea

poly anne

polyanna!

the happy smilin stupid mother frusciante fu.cker

=)

yes i am. happy. to meetchya.

allen ginsberg almeyen cins bö ?

_ :: says (01:42):
instead of writing to the blööög
_ :: says (01:43):
“oh i messed these. comfortablly numb. knowing that everyon’s somehow disturbed. happy to be heree we aalll think. reading ginsberg. taalkin of marriages. thinkiin of us not being there. but eing in here right now as the reality.
_ :: says (01:43):
wishiing of not being these.
_ :: says (01:43):
wee are happy.
_ :: says (01:44):
fake? or fate?

“oh i messed these. -> missed

plus

being nıt happy ıf the general, happy in locational. yerel mutluluk.

arabesk junkie diye bi kavram buldum bu gece

orhangencebaydinleyipkokainçekmek. kolundafaçalarlatrainspotting gibi ama eroin baımlısı olmak.

jön türkler

junkie türkler

JÖNKİE!

your_gun

it happens to be.

some things just occurred to me. that things are a lot about to happen. they happen to become. somehow they don’t. not that they can not. they do not.

why? dunno for sure.

progress is another happening of process i assume. i happen to assume. time makes us do things. though things only happen to be.

without time things would just “happen”. with the intention of being done.

with time;

they are done. and that all we may happen to do is, appreciate it. not that they are done. appreciate time.

tiresome on the inside. happy happy happy whatsoever and curly on the outside. there are feelings that blow our words away and there are words that blow all those feelings tough. and straight.

i happen to realize… no not realize;

recognize this time.

this one , and this one.

pekala neden hep aynı dile dönüşler? dilbaz kelime oyuncağızlarımızla, zamana hükümsüzlüğümüze aldırmayışlarımız? bu dil bana ait değil por favor, sadece bu dili aynı anda kullanışlarımızın hastası olabiliyorum. bu dili hiç kullanmadan da aynı paylaşımları ayrı ayıklanmalarla yad etmenin hastasıyım. hastasınızım evenim, siempre. tekerrür ederek daha da çok seviyorum kelimelerimi. a-ha. yine kendime yakalandım. neymiş bu sahiplenme çabaları hele hele? ortaklıklar ne iyiymiş, ortalıklarda olmaktan. ortak geçmişler, yanından geçmişlikler, farkedilmişlikler, arabayı park etmişlikler, sabah mahallece gerzek olunmuşluklar o arabanın yerini bulamamışlıklar. oksijenle sarhoş olabiliyorsa bünye, o beyin zaten herkesin “ben deliyim, dahiyim” dediği bi kalabada, mümkünse gerzek kalsın. mışlar.

bizglish diye bi dil icad ettiricem tengriye.

bizniss de konuşabilcez kiosklar üreterek, kafalar hiç oralarda yüzmezken halbuki, ve hafif kendi dilimizden; bu sıjacklarda, toprak ve saman (ki kıçımıza başımıza da kaçan bu toprak+saman kokteylinden) tadını bangır bungur bulgur taneli müzik eşliğinde eritip atıverecek bizleiy’s in yerine bıraktırabilecek kadar da akışkan ve yavşak bi dil olacak. biz glish lerimizden sorumlu olucaz o dil sayesinde. ne gelişlerimizden ne gidişlerimizden ne gülüşlerimizden ne görüşlerimizden.

glish, bize, zamanı aynı anda bölebilenlere ve aynı anda farklı yerlerde olabilenlere ait olabilecek.

“bu gece hepinishde kalabilir miyim altogether at your homes for once may eye?”

“éhe! evetzi.”

…birinin diğerinden farklılığıya başkalıklar, sanırım her başkalığın birbirine benzerliği çekici kılıyor zamanı hissedişlerde. saçmalamak mı dediniz? bayılırım. buyrun saçmalarımdan bir kuple de size ayırdım –lamaz mısınız? -maz iseniz -layınız reca edicem.

your_gun lığmu bağışlayın ve silahlarınızı indirin. hatta hold your horses for a short amount of time. relax. lean back and just enjoy the melody.

so press play to continue in whichwisewhateverwaysyouchooseto. time to feed the dogs. time to dog the cats.